Hz. Mevlânâ ve Kadın Sempozyumu

Hz. Mevlânâ ve Kadın Sempozyumu

Cemalnur Sargut
Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi Başkanı
Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı

Câmî bir şiirinde:

Her kadın olsa bizim zikrettiğimiz gibi

Kadınlar erkeklere pekâlâ tercih edilirdi, demektedir.

AnneMarie Schimmel’in yorumuyla İslâmî gelenek Allah’ın Âdem’e şöyle seslendiğini bildirir: “Ben rahmetimi kulum Havva’nın şahsında senin için topladım ve Ey Âdem, mü’mine bir kadından daha hayırlı bir rahmet olamaz.” (Schimmel, Ruhum Bir Kadındır, s.57) Rilke de, “huzurunda, ruhum dişidir” diye Yaradan’ına seslenirken nefs ile anlatılan dişiliğin nefsin tekâmülü ile ruh makamına yükseldiğini ve mâşûkuna âşık dişi gibi hasretle kavuşmayı beklediğini anlatır. 

Ey, Allah’ın Cemâl’i olan kadın, sen ki, Allah’ın Rahmet ve Rahim tecellîlerinin kaynağısın. Eğer Yaradan erkek ve kadın kutuplarda görünüp kendinden kendine âşık olmasaydı onu nasıl tanıyıp idrak edebilirdik. Kur’an bu gerçeği “siz kadınlarınız için bir elbisesiniz ve kadınlarınız da sizin için bir elbisedir” diyerek (K, 2:187) birinin diğerinin şahsiyeti ya da diğer yarısı, başka bir deyişle aynadaki hayalini temsil ettiğini belirtmiyor mu? İşte bu tecellî kişiyi diğerinin esiri yapar. Gazneli Mahmud, kölesi ve mürşidi olan Ayaz’a aşkından kölenin kölesi olmaktan çekinmedi. 8. yüzyılın katı sufiliğine mutlak Allah aşkı zuhurunu getiren bir kadın velidir ki adı, Rabia Adeviye olan bu sultan ‘eğer bir kadın Hak yolunda yürüyor ise o artık kadın olarak tanımlanamaz’ demiştir. Böyle bir kadın, er, Arapça recul Farsça merd diye vasıflandırılan kişidir.

Er yani ruh makamına tekâmül edebilen ve dişilikten kadınlığa; oradan analığa yücelen kadın, henüz tekâmülünün başında iken, Kur’an’da nefs-i emmâre (Kur’an, 12: 53), ilerleyince nefs-i levvâme (Kur’an, 75: 2) ve emîn olunca nefs-i mutmainne isimleriyle (Kur’an, 89: 27-28) geçer. 

Yusuf Sûresi’nde şerre davetiye çıkaran bu kişi, yani nefs-i emmâre Züleyhâ’nın aşk yolculuğunda ilk halidir ki, burada Yusuf’a talip olurken isteklerinin kölesidir. Bu hal dünyanın da, nefs-i emmâre makamında bir dişi gibi daima istediğini anlatır. Kadın bu seviyede âşık olsa tekâmüle başlar. Tam bu anda bile hali makbuldür. Zira Pakistan’lı büyük mutasavvıf Hucvirî, Züleyha’nın Yusuf’a kendini teslim etmeden önce putunun yüzünü örttüğünü bildirerek bu tekâmül anını metheder. Yusuf ise taptığının cemâliyle hemhal olduğu için Züleyha’ya ‘Sen nasıl putundan utanıyorsan ben de Allah’ımdan korkarım.’ diyerek, kendi mert makamını ortaya koyar. İşte aşk, insanı nefs-i emmâreden sâfiyeye kadar yükseltebilen bir güçtür. Peygamberimiz, ‘kişinin en azgın düşmanı nefistir, nefse karşı mücahade en büyük cihattır’ buyururken, Hocam Ken’an Rifâî’nin deyimiyle üzümün koruk ve acı hali olan nefsin, üzüm hatta şarap olabilmesi için güneş ışığına, Şems’e ihtiyacı vardır. Şems’in ziyâsı aşk gibi tesir eder insana... Yüce Sultan Mevlânâ ise bu nurla baştan ayağa aşk kesilmiştir. Büyük mutasavvıf aşk makamında zuhur edince tekâmül ile sâfiye makamına erişmiş ve Yusuf’ta fânî olmuş Züleyha ile anlatır. Mesnevî’nin 6. cildinde Yusuf’un güzelliğinin hakikati olan hocası Şems’e Züleyha’nın ağzından seslenir:

Züleyha, bak ki, - çöreotundan

Ödağacına kadar, her bir şeye vermişti “Yusuf” adını.

Bütün isimlerde hıfzetti onun ismini-

Sadece mahremlerine bildirdi o sırrı.

Ve “mum, ateş sebebiyle yumuşadı” dese,

“o dost bize muhabbet etti” idi kasdı.

Ve “bak ki, ay nasıl doğuyor!” dese,

Ve “söğüt ağacı yeşerdi” dese,

Ve “yapraklar ne hoş oynamakta” dese,

Ve “çöreotu ne hoş yanıyor” dese,

Ve “gül bülbül ile sohbet etti” dese

Ve “padişah sırrı ifşâ ediyor” dese

Ve “bahtımız ne muhteşem nurdur o” dese

Ve “halıları çırpın” dese,

Ve “güneş, bakın ey, doğdu” dese

Ve “dün aşı pişirdiler” dese

Ve “sebze helmelendi” dese

Ve “ekmeğin tuzu yok” dese

Ve “felek aksine dönmekte!” dese

Ve “başım şimdi ne kadar da ağrır” dese

Ve “başımın ağrısı geçti” dese

Ve övdüğünde, “Onun kucaklayışı” derdi

Ve azarladığında, “ittifak” idi kasdı;

Ve yüzbinlerce isim toplasa bir araya –

Kasdı Yusuf’du, muradı Yusuf’du sadece.

Acıktığında, ismini söyler

Doyardı, olurdu mest onun kadehinden,

Kış vakti ona bir kürkdü o –

Hal-i muhabbette Kadir’dir, bütün bunlara mahbubun ismi işte.

 

Bu yakıcı nidâ bize sanki, geçmiş günün masal ve rivâyetlerinden çok daha hoştur, dilberin esrarı diye bağırmaktadır. 

Hz. Mevlânâ, Şems’le ve onun sayesinde Allah’ın nuru olma derecesine ermiştir ve bu hal hasretle ortaya çıkmıştır. Rûmi Züleyha’nın esrarını ve dişi ruhunun o yakıcı hasretini biliyordu. Yusuf’un ismi bile nasıl Züleyha’yı mest ediyorsa, Şems’in ruhunda tecelli eden Allah’ın zatının yani mâşukluk makamının hasreti de Mevlânâ’yı yakıyordu. Züleyha gibi seslenir mürşidine: 

Gam onun uğruna etti beni ihtiyar 

Kederliyim, geçti bahtsız nice o seneler 

Lâkin Şemsettin ismini zikredersen sen 

Gençliğim benim, avdet eder hemen 

 

Kendini Züleyha ile özdeşleştirişi boşuna değildir. Zira Mevlânâ Allah’ın zatıyla kadın erkek ayırmadan kulunda tecelli ettiğini biliyordu. Mesnevî’nin 1. cildinde ‘Kadın âdetâ mahluk değil, Hâlik’tir’ derken bu gerçeği anlatır. Büyük mutasavvıf Hz. Muhiddin Arabî, Fütûhât-ı Mekkiye’sinde dişiliği daha ziyade negatif mânâlar yüklenen nefis kelimesiyle anlatır. Ama ‘dişilik aynı zamanda zat yani cevher, mahiyet kelimelerinde de ortaya çıkar’ demektedir. 

İbn Arabî, kâinatın da dişi olması hasebiyle Allah’ın kendi Cemâl’ini gördüğü bir ayna olduğunu hatırlatmış ve dişi unsurun merkez rolünü vurgulamıştır. 

Voughan Lee ‘hasret muhabbetin dişi yüzüdür, dolmayı bekleyen kâse gibidir’, diyor. Hz. Mevlânâ ise Mesnevî’nin başındaki kendi hakikatini anlattığı ilk 18 beyitte, ‘neyin söylediğini can kulağıyla dinle ki, o ayrılıktan şikâyet etmektedir’, cümlesiyle ‘beni anlamak, beni duymak için ayrılık acısı çekmiş, gönlü yaralanmış içli bir insan isterim ki, acılarımı dertlerimi ona anlatayım’, derken hasretin yakıcılığının ve ızdırabının aşktaki önemini anlatır. Ed Dimocg, Bangladeş’li bir İslâm mutasavvıfının ağzından sadece kadınların, kavuşma umudu olmadığı halde; hakiki aşkı, kendilerini cayır cayır yakan o teslimiyeti tecrübe edebildikleri doğru değil midir, diye sual eder. Bu söz de; kadının, adeta hakiki aşkı ve aşkın ızdırabını yaşamak için yaradılmış olduğunu vurgulamaktadır. İzra cüz’ün külle hasreti, küllün kendinden kopartılmış cüz’e hasretinden daha kuvvetlidir, der. Bu hakikati Mevlânâ, Divan-ı Kebir’de ‘ruh ve onun mâşukunun birbirlerine vâsıl oldukları; ruh ile İlâhî Zat’ın aşkın cilvelerini yaşadığı (D 195) o hareme, haremağası “gam”dan gayrı kimsenin girmeye muvaffak olamadığını belirterek anlatır (D 1405). Ruhu gene Divan’da Hanımefendi diye tanımlarken “Beden içinde mukîm, Hanımefendi Ruh, hicâbını sıyırdı ve aşk cezbesiyle koşarak uzaklaştı!” (D 1198), der.

Başka bir şiirinde ise: 

Sensin semâ, bense tahayyür eden arz:

o kalbinde dâimâ neşv-ü nemâ bulan, nedir o?

Nerden bilecek arz ne ola, kalbine onun ektiğin senin?

Sen bileceksindir; zirâ Sen’dendir zâten o hamile!” (D 3084)

Başka bir yerde de, 

Semâ erkektir ve de arz dişi;

Semânın içine ektiği meyveyi verir. der.

Yüce Sultan böylece her şeyin aşktan olduğunu vurgularken kehribarın samanı, demirin mıknatısı, semânın arzı aradığı gibi her şeyin eşini aradığını ve ona çekildiğini söyler (Mesnevî, 3. cilt, 4401- 4404). Bu söylem, ruhun Allah ile kavuşması için her türlü nefsânî arzu ve istekten kurtulup yalın kalması gerektiğini vurgular:

Seninle beraberken soyunmak isterim candan

sıyır bedenin giysisini üzerinden ki,

Rahmetinin kucağı olsun entari 

rûhuma benim (D551) 

Hocam Ken’an Rifâî aynı mânâda şöyle buyurur:

Bir gece mânâda gördüm, yatmışım

Bir firâş-ı ‘âlde üryân-ı ten (yüksek bir döşekte çıplak vücut)

Sevdiğim sinemde etmekte semâ,

Naz ve istiğnâ (gönül tokluğu) ile o nûr ten

Her iki şiir de Allah’ın huzuruna çıkarken bütün isim ve sıfatlarımızdan soyunmamız gerektiğini belirtmektedir. Yani insan, Allah’a ruhuyla yükselebilir. Ruhun Allah ile kurbiyetinden ötürü ona Allah’ın gelini adını takan Allah velileri kendi makamlarının adını söylemiş olurlar. Gelin-ruh irtibatı, Mevlânâ’da ölüm, Şeb-i Aruz-düğün gecesi diye değerlendirilen yakınlıktır.

 

Şikâyet etmeyin, ‘vedâ, ah vedâ’ diye,

kabrime uğurladığınızda beni!

menzile varış bir saadettir,

Perde gerisinde bekleyen benim.

diye seslenir Mevlânâ. 

O ölümünü biraz da Miraç gecesine benzetmektedir. Miraç’taki gelin ise Allah’ın Zât’ıdır. Miraç gecesinden; Hz. Muhammed’in kudsî ruhu, gelinin elini öpme saadetine erişti, diye bahseder. Sonra devrinin yüce ozanı Yunus’un deyimiyle “Molla Kāsım’ları düşünüp ve Hüdâ’ya ‘gelin’ dediğim için beni azarlamayın” diye yakarır. Sonra gene coşar. Hal ve makamı da gelinle anlatır. Tecellî, güzel gelinin cilvesidir. Makam ise, gelinin padişah ile halvet olup vuslata ermesidir. 

Allah’ın erişilmez Zât’ını gelin olarak tasvir eden Rûmî, Kâbe sembolü ile de aynı mânâyı pekiştirir. Canlar Kâbe’si taşla toprakla değil nurla yapılmıştır. Ama o nuru görecek göz nerede? 

Dişiliğin kadınlıktaki son tecellisi analıktır ki, yüce Peygamber artık Rahim vasfında zuhur eden kadının bu hali için ‘cennet anaların ayakları altındadır’, diye seslenir. Ana olan nefis, acıyla tekâmül etmiş ve ruhu doğurmuştur. Rûmî, bu hakikati büyük Hristiyan mutasavvıf Eckhart’tan yarım asır önce şöyle ifade eder: Ceset Meryem gibidir, her birimizin bir İsa’sı vardır; ama ızdırap ortaya çıkmadıkça doğum sancısı olmadıkça ruhullah doğmaz ve İsa’lar o esrârengiz yol vasıtasıyla geldiği gibi kendi hakikatine döner, bizi kendisinden mahrum geride bırakarak geri döner. 

Bu durumda ruhun Allah’la kavuşması vuslat, cesedin ruh ile kavuşarak hamile kalması ise salih amellerin ortaya çıkması için gerekmektedir. Salih amel ise cennetin müjdecisidir. 

Gazâli, yüce Allah’ın şöyle seslendiğini bildirir: ‘Benim kulum hastalanınca ona müşfik bir ananın oğluna ihtimam ettiği gibi ihtimam ederim. Böylece analık vasfı Allah’ın Rahim sıfatıyla insandaki tecellisidir. Bu özelliğinden dolayı peygamberler ve veliler de Allah’ın bu sıfatını giyinmiş olduklarından anadırlar. 

Rumi;

Peygamberlerin gazabı anaların kızgınlığı gibidir,

Öyle bir kızgınlıktır ki o, o sevimli çocuk için hilm ile doludur 

diye anlatır bu gerçeği. 

Kâmil insan sütü, yani ilmiyle yavrusunu, müridini besler. Ama bu uzun bir tecrübedir ki, Mesnevî’nin 2. cildinin başında Hz. Mevlânâ bu süreden yakınır. 

‘Kanın süte dönüşmesi uzun zamanı gerektiriyor’, der. Öyle de olmuştur; Şems’ten önce maddî ilim ile lebaleb dolu olan Hz. Pîr hamdım, diye değerlendirdiği kanının ilmini, yandım dediği Şems’in gidişinin acısıyla pişirerek süte dönüştürmüştür. Şems bu tecrübelerden sonra Mevlânâ’nın analık makamındaki tecellisini sağlamış ve bütün âleme tesir eden mânâsını sütüyle beslediği evlatlarıyla ortaya çıkarmıştır.

Kadınlık, analık ilişkisi ve buradan mürşidliğe geçiş, Mesnevî’de 5. ciltte ‘nohudu haşlayan kadın mürşid’ hikâyesiyle ortaya çıkar. Sırasında nohutun başına vurarak, kaynar suya iten bu öğretmen böylece onu pişirip yediğinde insanı kuvvetlendiren ve insanda yok olabilen lezzetli bir yiyecek haline sokmuştur. Sonuçta Allah’ın insanlığa tebessümü olan Hz. Mevlânâ’ya göre dişi emmârede kalırsa, Harakānî Hazretlerinin karısı gibi cahildir, ki hadise şöyledir: Uzun yollardan gelen mürid Harakānî’nin evini zar zor bulur. Karısıyla karşılaşır. Kadın şaşkın, hiç beğenmediği, aşağıladığı, küçük gördüğü kocasının bu kadar uzun yollardan gelinerek talep edilişine ayrıca da kızgındır. Kocasıyla ilgili bir çok kötü şey söyler ve adamı ormana yollar. Mürid, karısını bile adam edememiş bu büyük sultanı merak etmektedir. Harakānî Hazretleri ‘aslanın üstünde yılandan kamçısıyla gözükür ve ben o kadına tahammül etmesem bu hayvanlar beni çeker mi?’ diyerek müridinin içini bozmasını engeller. 

Eğer kadın, sâfiyeye ulaşırsa devrin betûlü Hz. Fatımatü’z-Zehra olur ki böylesi bir tekâmülde kadında zuhur eden Kevser İslâm’ın sonsuzluğuna ve Rabbü’l-‘âlemîn tecellîsi oluşuna delildir.

Hz. Havva’da mutmain olan nefis, Hz. Fatma’da, Hz. Meryem’de tamamlanmış ruhullah olan mânâsını bütün insanlığa yaymıştır. Mesnevî’nin 3. cildinde ise, kadın fassına noktayı, şu cümleyle koyar. Dünyada her ne varsa bir anadır ama biri diğerinin ızdırabından bîhaberdir.



Cemalnur Sargut

Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi Başkanı

Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı

Kaynak: Hz. Mevlânâ ve Kadın Sempozyumu Tebliğ Metni, 6 Mayıs 2007