Kalp

Kalp

Kerim Güç
Nefes Yayınevi Genel Müdürü

Giriş:

Çalışmamızda öncelikle kalp kelimesinin taşıdığı mânâlara, Kur’an ve hadislerdeki kullanımlarına ve kalbin bir bilgi alma aracı olduğuna kısaca değineceğiz. İkinci olarak çalışmamızın ana odağını oluşturan mutasavvıfların kalp ile ilgili yapmış oldukları tasnifleri inceleyip bunları karşılaştırmaya çalışacağız. Son olarak tasavvufun temel amacı olan mârifetullaha ulaşma amacı için kullanılmış en temel düsturlardan biri olan kalbin tasfiyesi konusuna yer vereceğiz. Konuyla ilgili yapılan akademik çalışmalarda tasavvuftaki kalp kavramı ve bir bilgi elde etme aracı olarak kalp kavramı için özellikle “İmam Gazzâlî’nin İhyâ’sında Akıl ve Kalp; “Tasavvufta Kalp Kavramı ve Önemiadlı tezlerden yararlandık. Ayrıca kalp tasnifi konusunda da “Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Mârifetnâme’sinde Tasavvufî Hayat” adlı tezle beraber Hakîm Tirmizî’nin “Kalbin Anlamı” ve İbrahim Hakkı’nın “Mârîfetnâme” adlı eserlerinden yararlandık. 

 

Tasavvufta Kalp Kavramı:

Kalp, vücudumuza gerekli besin maddelerini ve oksijeni sağlayan kanı, dolaşım sistemimiz içinde hareket ettirerek hayatta kalmamızı sağlayan organımızdır. Kalp, vücudumuz oluşurken anne karnında harekete geçen ilk organımızdır. Diğer organlar ise kalp ve damar sistemi etrafında şekillenmeye devam ederler. Zâhirî mânâda taşıdığı bu özellik bâtınî mânâda da hayatın ve canlılığın kaynağı olarak değerlendirilir. Böylece kalp, bir şeyin merkezi ve özü anlamına gelen bir Kur’an kavramı olarak karşımıza çıkar. Tasavvufî bir ıstılah olarak kalp; îmanın, sevgi ve nefretin, iyi ve kötü bütün duyguların, anlayış, duyuş, seziş yeteneklerinin kaynağı olduğu kabul edilen, insanın mânevî varlığının merkezi yani diğer bir deyişle gönüldür.

Arapça’dan dilimize geçmiş bir kelime olması itibarıyla lügat mânâsı “bir şeyin içini dışına çıkarmak, altını üstüne getirmek, ters çevirmek, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek ve değiştirmek” olan kalbin bu değişken hâlini Ebû Musa’dan rivayet edilen hadîs-i şerîfe göre Peygamber Efendimiz (s.a.s) şu şekilde anlatır: “Kalbe kalp denilmesinin sebebi çok değişken olduğundandır. Kalbin misâli çöldeki bir ağacın üzerinde asılı kalan kuş tüyünün misâli gibidir. Rüzgâr onu bir oraya bir buraya savurur.” (Ahmet b. Hanbel, Müsned IV. 409). 

Kur’an’da yaklaşık 140 yerde geçen “kalp” kavramına hem cismânî hem de rûhânî cihetleriyle yer verilmiştir. “(Seni yalanlayanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zîra dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (el-Hacc, 22/46) âyetinde hem kalbin düşünme yetisine sahip özelliğinden hem de göğsün içindeki cismânî vasfından bahsedilmektedir.

Mutasavvıfların rabbânî ve rûhânî bir latife olması itibarıyla insana verilmiş en büyük nimetlerden biri olarak gördükleri kalp, tasavvufta en çok zikredilen ıstılahların başında gelir. Bedeni bir şehir olarak betimlediklerinde kalp bu şehrin padişahı olarak tanımlanır. Peygamber Efendimiz’in “Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir.” (Buhâri, Îman 39) hadîsini şerh eden Ebû Hüreyre (ö. 58/678) kalbi, ordusunun başındaki bir sultana benzeterek şöyle tasvir etmiştir: 

Kalp sultandır ve onun orduları vardır. Sultan iyi olursa askerleri de iyi olur. Sultan kötü olursa orduları da kötü olur. Kulaklar bu sultanın habercileridir. Gözler bekçileridir. Dil sultanın tercümanıdır. Eller kanatlarıdır. Ayaklar postacılarıdır. Ciğer şefkat ve merhamet kaynağıdır. Dalak ve böbrekler (kendisine yönelen tehlikeleri bertaraf eden) tuzaklarıdır. Akciğer (hayatın kaynağı) nefestir. Sultan iyi olursa askerleri de iyi olur, sultan kötü olursa askerleri de kötü olur.” (Abdurrezzak, el-Musannef, XI. 221). 

 

Gazzâlî (ö. 505/1111) İhyâü Ulûmi’d-Dîn’inde ilhamını bu rivayetten alarak; beden ülkesinin sultanı olan kalbin, veziri olan akıl ile istişare ederek tüm organları sultana boyun eğdirmesiyle ülkenin işlerinin düzeleceğini anlatır. Zâhirî mânâdan baktığımızda ruh ve beden sağlığı bakımından kalp çok önemli bir organdır; o sağlıklı olunca bütün vücut sağlıklı olur. Eğer olmazsa da “Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.” (Bakara 2/10) âyetinde belirtildiği şekilde içinde bulunduğu vücûdu felakete götürür. 

Kalbin mutasavvıflar tarafından insanın bedeninin yönetim merkezi sayılmasının asıl sebebi, onun bir bilgi edinme aracı olarak kullanılmasıdır. Tasavvufu diğer İslâmî disiplinlerden ayıran öğelerden biri şudur ki; sûfîler, filozof ve kelâmcılardan farklı olarak bilgiyi akıl, nakil ve duyu yollarının ötesinde, almış oldukları mânevî eğitimin beraberinde getirdiği tasavvufî tecrübe ve zevk yoluyla da ulaştıklarını ifade ederler. Mutasavvıflar için bilgi almanın merkezi akılda değildir; bu merkez, çarpıntısı hem hayat veren hem de hayatın varlığını belirten kalpte yer alır. Dolayısıyla sûfîler tarihte Gazzâlî ile birlikte, akıl ve kalbi bilgi araçları olmaları açısından birbirinden ayırırlar. Bu ayırımı yaptıklarında zâhirî yani duyu organları ve akıl aracılığıyla sahip olunan bilgilere ilim; bâtınî ve kalbî yani iç tecrübe ile vâsıtasız olarak elde edilen, keşf, ilham, irfan, ilm-i ledün gibi terimlerle de ifade edilen bilgilere ise mârifet demiştirler. Kalp vâsıtasıyla alınan mârifet bilgisi varlığın iç yüzüne ve özüne ait olan bilgidir. Bu bilgi, akıl vâsıtasıyla elde edilen ve varlığın görünüşlerine ait olan ilimden mutasavvıflarca daha üstün tutulur. Gazzâlî bu iki farklı bilgi edinme yolunu şu şekilde bir örnekle karşılaştırmaktadır:

Bir havuz düşünelim. Bu havuza üst tarafında bulunan derelerden yol açılıp su aktarılması imkân dâhilinde olduğu gibi bu havuzun derince kazılıp toprağının atılması böylece dibindeki temiz suya ulaşılması da mümkündür. Hem bu su daha berrak, daha sürekli, daha derin ve daha çok olur. İşte kalp havuza, bilgi suya, duyu organları da nehirlere benzer. Bilgi kalbe nehirler mesâbesinde olan duyu organları ve gözlem vâsıtasıyla gelebileceği gibi, halvet ve uzlet ile bu nehirlerin kapatılarak kalbin temizlenmesi ve üzerindeki tabakaların kaldırılması sûretiyle bilgi pınarları kalbin derinliklerinden fışkırabilir.

 

Buradan da anlaşılacağı üzere Gazzâlî’ye göre ilmin yeri kalptir. Gazzâlî ilmi, hakîkatlerin kalpte parlaması olarak tanımlamaktadır. Gazzâlî’ye göre ilimle bağlantısında, kalbin melekût âlemine ve Levh-i Mahfûz’a açılan bir iç kapısı ve duyu organları sayesinde şehâdet ve mülk âlemine açılan bir dış kapısı vardır. İç kapıdan gelen ilimler enbiyâ ve evliyâlara ulaşırken, dış kapıdan gelen ilimler âlim ve hakîmlere ulaşır. Mutasavvıflar iç kapıdan gelen bilgilerin kalpte en güzel şekilde yansımasıyla ilgilenirler ve dolayısıyla kalplerini temizleyip parlatmak için çabalarlar. Kalbin tasnifleri bölümünde bilginin kalbin derecelerine göre farklı şekilde tecelli etmesinden bahsedilecektir. 

 

Kalp Tasnifleri:

Mutasavvıflar kalbin nefs gibi çok sayıda anlama gelen kelimelerden biri olduğunu ifade ederler. Kalp, insanın içinin ve derinlerinin bütün derecelerini kendinde toplayan genel anlamlı bir ıstılah olarak görülmektedir. Dolayısıyla kalp birbirinden farklı makamlardan meydana gelir. Mutasavvıflar bu makamları tasnif ederken dışarıdan içeriye, bir başka deyişle zâhirden bâtına doğru yükselen derece tasnifleri yaparlar. Farklı sayılarda yapılan bu tasniflerin en temeli Hakîm et-Tirmizî (ö. 320/932) tarafından yapılan 4’lü tasniftir. 

  • Birinci derece: Sadr. Lügat mânâsı olarak göğüs demektir. Tirmizî'nin yorumuna göre sadr kalbin başlangıç noktasıdır. Misal olarak sadr, Kâbe’nin bulunduğu Mekke şehri olarak örneklendirilebilir. Gündüzün başladığı nokta olarak da geçen sadr kelimesi, kalbi barındıran yer olarak kullanıldığında da kalbin evi olarak ifade edilebilir. Duyu organları ve tecrübelerle elde edilen bilgiler burada saklanır. İhtiyaçlara bağlı olarak ortaya çıkan kuruntular buradan kalbe giriş yaparlar. Sadr, aynı zamanda kötülüğü emreden nefsin yönetim yeridir. 
  • İkinci derece: Kalp. Örnek olarak, Mekke şehrine (sadr) göre haremin içi olarak ifade edilebilir. Kalp, îman nurunun bulunduğu, dolayısıyla Allah sevgisi ve korkusu, Allah'tan sakınma ve râzı olma duygusu, kesin îman etme yeridir. Kalp bilginin esaslarının kaynağıdır. Sadra giden bilgi de kalpten gider. Allah'tan sakınma ve kesin inanç nuru olması itibarıyla kalp, nefsin hâkimiyeti altında değildir. 
  • Üçüncü derece: Fuad. Mekke’nin (sadr) içinde Mescid-i Haram’ın (kalp) içi örnek olarak verilmektedir. Öğrenme de burada gerçekleşir. Fuad öğrendikten sonra kalp öğrenebilir. Burası esas mânâda görme fiilinin gerçekleştiği derecedir. 
  • Dördüncü derece: Lüb. Lügatte öz, akıl mânâlarına gelmektedir. Hem birleme yani tevhit hem de tefrit müşâhedesinin nurunun da kaynağıdır. Kul Hakk’ı lâyığıyla ancak bu derecede yüceltir. Lüb sahibi kişi âyette "Onlar Allah’ın kendilerine hidâyet ettiği ve rehberliklerine uyulan kimselerdir." diye ifade edilmiştir.

Kalbin derecelerini tasnif eden bir diğer mutasavvıf da İbrâhim Hakkı Erzurûmî’dir (ö. 1194/1780). Kendisi, Mârifetnâme adlı eserinde tasavvuf ehlinin kalp kavramını tarifini şu şekilde verir: “Kalb, nefs-i nâtıka, insânî rûh, hakîkat-ı insâniyye, latîfe-i rabbâniyye, belki akl-ı meadın hepsi bir can olup, ruhdur. Bu isimlerle adlandırılan insan kalbi, o akl-ı küll olan ruh-i izâfî ile, hayvân ve melek mertebelerini aşıp, insân-ı kâmil derecesine kavuşunca ebedî hayât bulur.” İbrâhim Hakkı Hazretleri, Hz. Îsâ’nın (a.s) “Bir kimse iki kere doğmadıkça, melekût ve semâvâta ve melekler zümresine giremez.” kelâmındaki fizikî olarak dünyaya gelme ile nefsânî özelliklerden kurtulmak sûretiyle gerçek mânâda doğmak arasındaki süreçten bahsetmektedir. Dolayısıyla dünyaya gelen “kalp çocuğu”, hayatın yedi bölümü olarak nitelendirebileceğimiz bebeklik, çocukluk, bulûğ çağı, gençlik, orta yaşlılık, ihtiyarlık ve son olarak da ölüm süreçlerini aşağıdaki yedili tasnifteki özelliklere ulaşmak sûretiyle tamamlar.  İbrâhim Hakkı’ya göre her tavır, o tavrı ifade eden terim ve bu tavrın icapları aşağıdaki şekilde tanımlanmaktadır: 

  • Birinci tavır: “Akıl” – Kalbin en basit derecesi olarak tanımlanır. Konuları hak ve bâtıl olarak ayırabilme düzeyidir. Bu tavır “mümin” olabilmenin en temel şartıdır.
  • İkinci tavır: “Sadr” – Lügatte yürek ve kalp kelimelerine karşılık gelir. Bu aşamada insan mütefekkir olup, sadrı inşirah bulur. Bu tavırdaki mümin tefekkür ehli olarak nitelendirilir ve yapmış olduğu tefekkürden zevk ve feyz almak sûretiyle kendisinin kalbinde îlahî mârifet sırları açığa çıkmaya başlar.
  • Üçüncü tavır: “Hubbetü’l-kalb” – Bu tavırda mümin dünya zevk ve mihnetlerine aynı uzaklıkta durabilme özelliğine sahip olur. Bir başka deyişle bu tavırdaki kişi dünyevî her olayı tarafsız olarak karşılayabilmektedir. Bu tavır Kur’an’da: “Allah’ın verdiği (nimetle) ferahlanmayın, elinizden aldıkları yüzünden de üzülmeyin.” âyetinin mânâsıdır. Yine bir tasavvuf hikâyesinde bir mutasavvıfın saldırıya uğraması üzerine durumuna üzülen bir kişinin kendisine helva vermesi ve bu hâlini gören başka birinin sorusu üzerine başına vuranın da helvayı verenin de aynı kişi olduğunu ifade etmesi hâlidir. 
  • Dördüncü tavır: “Mehcetü’l-kalb” – Hayır ve şerrin ancak Allah’tan geldiğinin bilincinde olmakla beraber, cemâlî tecellî ile celâlî tecellînin arasındaki farkı anlayabilecek ferâsete sahip olma durumudur. 
  • Beşinci tavır: “Şegaf” – Hakk’ın tecellîsi ile oluşan cezbeyle dünya sevgisinden tamamen kurtulma durumudur. Âyetteki “Çok ağlayın, az gülün.” emri ile hareket etmek, bu tavrın içerisinde bulunan müminin derecesini göstermektedir.
  • Altıncı tavır: “Fuad” – Bu tavırda kalp, nefsin sebep olduğu vesveselerden kurtulur. “Gönüllere vesvese verenin şerrinden Sana sığınırım.” âyeti ile ilişkilendirilmektedir. Bu mertebe, kalbin Rabbânî ilhâma mazhar olduğu mertebedir. 
  • Yedinci tavır: “Süveydâ” – Kalbin son mertebesidir. Siyah nokta olarak tercüme edilen bu kelime, peygamberlerin makamı olan sıddîk olma durumudur. Siyah nokta ile yapılan benzetme hadîs-i şerîfte belirtildiği gibi “altında ve üstünde hava bulunmayan” en yüce göğe yani sema-yı amâ’ konumuna yükselme durumudur ki, burada kullanılan terimlerden biri de kara buluttur. Bu makam zaman ve mekândan bağımsızdır. Ayrıca bu makamda sonsuz huzur ve mutluluk hâkimdir. 

İbrâhim Hakkı Hazretleri’nin Mârifetnâme’sinde yapmış olduğu bu tasnif nefsin dereceleri konusunda yapılmış olan tasnife benzetilebilir. Her insan, en şerefli varlık olarak betimlenmesi itibarıyla “Allah’ın halîfesi”, “kâmil insan” veya “Hazret-i İnsan” derecelerine yükselme potansiyeline sahiptir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi, ikinci doğumun gerçekleşmesine bağlıdır. Çünkü daha önce belirttiğimiz gibi Hz. İsâ (a.s); “Bir kimse iki kere doğmadan melekûta, göklere ve melekler topluluğuna giremez!” diye buyurmaktadır. İbrâhim Hakkı Hazretleri’ne göre nokta-i süveydâ olarak belirttiği kalbin 7. tavrı, ölmeden önce ölmek hâlidir ki, buna sıddîkiyet denir. Bu seviyedeki insana örnek olarak Peygamber Efendimiz (s.a.s), “Ölmeden önce ölmüş birini görmek isteyen Ebû Bekir-i Sıddîk’a baksın!” demek sûretiyle Hz. Ebû Bekir’i işaret etmektedir. Bu seviyedeki kalp, Allah’a kelime-i şehâdet’teki gibi şehâdet edebilme seviyesine erer, yani “Allah’tan (c.c) başka bir ilâhın olmadığına gözlerimle görür derecede îman edebiliyorum.” diyebilecek kapasiteye sahip olur.

Kanaatimizce tasnifler arasında şu karşılaştırmalar yapılabilir: Tirmizî’nin sadrı İbrâhim Hakkı Hazretleri’ndeki akıl ve sadr derecelerini içermektedir. Kalp ise üçüncü, dördüncü ve beşinci tavırları içermektedir. Fuadı iki mutasavvıf da aynı derece için kullanırken, lüb ve süveydâ da özün özü olan derece için kullanılmaktadır. 

Bu tasnifler kanaatimizce tasavvuf literatüründe hakîkat için yapılan 4’lü tasnife benzetilebilir. Özellikle Tirmizî’nin yapmış olduğu 4’lü tasnifte kalbin en alt seviyesi olan gözüken derecedeki hakîkat seviyesi “şerîat” ile karşılaştırılabilirken, dereceler arttıkça “tarîkat”, “hakîkat” ve kalbin en yüksek seviyesi olan lüb ile “mârifet” derecesi arasındaki bağlantıdan bahsedilebilir. Kanaatimizce benzer bir ilişki de İbrâhim Hakkı Hazretleri’nin 7’li tasnifi ile nefsin seviyeleri için kullanılan “atvâr-ı seb‘a” benzetmesi yapılabilir. Nefsin emmâreden başlayan derecelendirilmesi, kalbin akıl seviyesinden başlayan derecelendirilmesi ile karşılaştırılabilir. 

 

Kalbin Tasfiyesi:

Sözlükte “duru ve temiz olmak” anlamındaki safv kökünden türeyen tasfiye “süzmek, arıtmak, saf ve temiz hâle getirmek” demektir. Mutasavvıflar kalbin temizlenmesi veya tasfiyesini tasavvufun temel prensiplerinden saymışlardır. Hatta bazı müelliflere göre tasavvuf kelimesi tasfiye kelimesinin kökü olan “safv” kökünden gelmektedir. el-Lüma’ adlı eser de sûfîlerden “ehl-i safvet” şeklinde bahseder. Bu özellik birçok mutasavvıfın tasavvuf ve dervişlik tanımına yansımıştır. Bunlardan birkaçı aşağıdaki şekildedir:

  • Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/909): “Tasavvuf Allah’ın safâyı sana has kılmasıdır. Allah’tan gayri her şeyden (mâsivâ) gönlünü arındıran kimse gerçek sûfîdir.” 
  • Ebû Saîd Harraz (ö. 268/881) “Sûfî, Allah’ın, kalbini tasfiye edip nurla doldurduğu kimsedir. Böyle kalbine nur giren kimse zikr-i ilâhîden lezzet duyar.”
  • İbrâhîm ed-Desûkī (ö. 676/1277) “Derviş olan kimse, âzâsını maddeden temizlemek, kalbini gafletten pâk etmek lâzımdır.”

Mutasavvıflar Kur’an ve hadis referansları üzerinden kalbin övülen safvet (kalb-i selîm) ve yerilen kasvet şeklinde birbirine zıt iki özelliğinden bahsetmektedirler. Bunlardan kalb-i selîme örnek olarak; “O gün ne mal, ne evlât fayda verir. Ancak Allah’ın huzûruna selîm bir kalple gelenler müstesna.” (eş-Şu’arâ, 26/88-89) âyetini işaret ederler. Buna zıt olarak da işlenen günahların neticesinde kalpte oluşan kara lekelerin kararmaya neden olduğu kasvetten bahsederken de, “Allah’ın zikrinden uzak kasvetli kalbe yazıklar olsun.” (ez-Zümer, 39/22) âyetini örnek olarak verirler. Bu kasvet sonucu kalpler katılaşır. “Sonra kalpleriniz katılaştı da katılıkta taş gibi oldu. Hatta daha da ileri.” (el-Bakara, 2/74). 

Buradan anlaşılacağı kadarıyla kalbin sürekli temizlik hâlinde olması elzemdir. Ahmed er-Rifâî’ye göre dervişin kalbi “nazargâh-ı Hudâ” olduğundan; dervişin kalbini dünyâyı ilgilendiren şeylerden, kötü düşüncelerden temizlemesi gerektir. Temizlenmenin ise dört derecesi olduğu zikredilmiştir: İlk olarak zâhirî temizlik; su ile yapılır ve dış organlarımızın zâhirî pisliklerden temizlenmesini sağlar. İkinci olarak ibâdetler ve iyilikler yapmak ile dil temizlenir. Üçüncü sırada kalbi kötü huylardan temizlemek gelir ki, bu da her kötü huyun yerine bir ilâhî huy getirmek ile olur. En son derecedeki temizlik ise tevhit ilmi ile Allah’tan gayrı her şeyden temizlenmektir ki, hakîkî temizlik budur. Kelâbâzî (ö. 380/990) kalbi tamamen temizlenmiş kişi mârifet ilmini tahsil etmiştir ki, bu hâldeki nefs, istek ve arzularını kontrol edebilecek hâle gelir, duyguları kontrol hâline alıp huylarını iyileştirir, Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanır ise dünyâya sırt çevirebilir. Bu hâlde olan derviş, artık içindeki sesleri denetleyebilir, demektedir.

Mutasavvıflar kalp tasfiyesinin temel enstrümanları olarak nâfile ibâdet ve özellikle bunların arasında zikri göstermektedirler. “Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın zikriyle itmînâna erer.” (er-Ra’d, 13/28) âyetinde görüldüğü üzere kalbin temizlenmesi için gereken itmînan yani îmanın ana kaynaklarında biri olarak zikir salık verilmiştir. Organların kendilerine ait kulluk şekillerinden bahsedilirken zikir için hem kalp hem de dilin kulluğu üzerinde durulur. “Zikreden kimse ile zikretmeyen kimse, diri ile ölü gibidir.” denilmiştir (Buhârî, Daʿavât, 67). Bu hadisten de anlaşılacağı üzere canlılığın sembolü olan her nefes alıp verişte mânevî canlılığı sağlayan Allah’ın zikridir. Bu süreç içinde inme sırasındaki “he”nin kaynağı arş, çıkma sırasındaki “he”nin kaynağı ise kalptir (Necmeddîn-i Kübrâ, 141). Dolayısıyla zikir kalbin temizlenmesi için temel bir rol oynamaktadır. Bunu Muaz b. Cebel’in “En faziletli amel hangisidir?” sorusuna, Allah Resûlü’nün verdiği “Dilin, zikr-i ilâhî ile ıslak olduğu hâlde Allah’a kavuşmandır.” (Tirmizî, Daʿavât, 4) cevabından da açıkça anlamaktayız. 

Kalbin tasfiyesinin sonucu, kişinin daima iyiliğe meyleder bir duruma gelmesidir. Bu süreçte olan insan güzel huy ve ameller konusunda zorlanmadan hareket eder ve bu özellikler adeta bir “refleks” hâlinde insanda yer eder. Kalp ve amel konusundaki bu ilişkiye "Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar." (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9; Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539) hadîsinde işaret edilmektedir. Kalbin tasfiyesini tamamlamış olan mümin için artık kalbin takvâsından bahsedilebilir. Burada takvâ Allah bilinci, Allah’a karşı sorumluluk bilinci mânâlarında kullanılmaktadır. Takvânın kalbe yerleşmesi konusundan Cafer Huldî (ö. 348/959) şu şekilde bahseder: “Kul ile Allah’ın kalpte temâşâ edilmesi arasında takvânın kalbe yerleşmesi hâli vardır. Takvâ kulun kalbine yerleşirse, onun üzerine ilmin bereketi ve feyzi iner, dünya tutkusu gider.”

 

Sonuç:

Tasavvufta kalp konusunu üç bölümde incelemeye çalıştık. İlk kısımda kalbin tarifleri üzerinden vücudun yaşamsal bir organı olmasıyla beraber, zâhirî mânâda mânevî hayatın da merkezini oluşturmaktadır. Bu konu gerek Kur’an ve hadis gerek de mutasavvıfların keşf yoluyla elde ettiği bilgiler çerçevesinde sabittir. Kalp aynı zamanda tasavvuf ilmi için temel bilgi alma metodu olan keşfin kullandığı araçtır. 

İkinci bölümde, kalbin mutasavvıflar tarafından yapılmış olan tasniflerini incelmeye çalıştık. Bu konuda en temel ve kabul görmüş çalışmalar olarak, Hakîm et-Tirmizî tarafından yapılan 4’lü tasnif ve İbrâhim Hakkı Erzurûmî tarafından yapılan 7’li tasnifi belirledik. Bu tasniflerin içinde geçen ve yer yer kalbin eş anlamlıları olarak kullanılan sadr, fuad, lüb gibi tâbirleri açmak sûretiyle kalbin derecelendirmelerini inceledik. Bu tasnifler arasındaki benzerlikleri ve tasavvuftaki “nefs”, “hakîkat” gibi çoklu mânâlarda olup tasnif edilmiş kavramlar ile kısaca karşılaştırmaya çalıştık.

Son olarak tasavvufun temel amaçlarından biri olan kişin kalbinin tasfiyesi konusuna değindik. Kalp tasfiyesinin nedeni ve metotları konusunu tartıştık. Bu metotlar arasında zikir ve nâfile ibâdetlere değindik. Bu konuda yine âyet, hadis ve mutasavvıfların tecrübelerinden yaralandık.

Kaynaklar:

 

  • Çalık, Fatma, Bir Semantik Analiz Denemesi: Kur'ân’da ‘Kalp’Kavramı, Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi Cilt: 20, Sayı: 2, 2011, s. 167-190.
  • Çavuş, Cennet Ceren, İmam Gazzâlî’nin İhyâ’sında akıl ve kalp, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Tasavvuf Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2014. 

 

  • Emektar, Ramazan, Tasavvufta kalp kavramı ve önemi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Tasavvuf Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2001.
  • Gazzâlî, Ebû Hamid Muhammed b. Muhammed, İhyâ’u Ulûm’id-dîn, 1-4, Çev. Ahmed Serdaroğlu, İstanbul: Bedir Yay. 2002.
  • Gökpınar, Perihan, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Mârifetnâme’sinde tasavvufî hayat, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Tasavvuf Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2006.
  • Görmez, Mehmet, “Beden Ülkesinin Sultanı”, https://dergi.diyanet.gov.tr/makaledetay.php?ID=8807, e.t.05/01/2020, 15:00.
  • İbrahim Hakkı, Mârîfetnâme, Bs.:1, Haz: Faruk Beyan, İstanbul: Bedir Yayınevi, 1980.
  • Kuşeyrî, Abdülkerîm, Tasavvuf İlmine Dâir Kuşeyrî Risâlesi, Bs.: 2, Haz: Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Yayınları, 1981.
  • Reis, Bedriye, “Gazâlî’ye Göre Bir Bilgi Kaynağı Olarak Marifet”, AİBÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, 5:9:1-40, 2017.
  • Sayar, Kemal, “Kalb ile anlamak”, http://www.gercekhayat.com.tr/yazarlar/kalb-ile-anlamak/ e.t.07/01/2020, 14:00.
  • Tirmizî, Hakîm, Kalbin Anlamı, Çev: Ekrem Demirli, İstanbul: Hayy Kitap, 2017.
  • Yılmaz, Hasan Kamil, “Tasavvuf ve Kalb”, Altınoluk Dergisi, 104: 31,1994.
  • Uludağ, Süleyman, “Kalb”, TDV İslâm Ansiklopedisi, 24, 2001, 229-232.
  • Uludağ, Süleyman, “Tasfiye”, TDV İslâm Ansiklopedisi, 40, 2011, 127-128.

Kerim Güç

Nefes Yayınevi Genel Müdürü

Kaynak: Tasavvufta Kalp Sempozyumu Bildirisi